Kurumsal yazılım dünyası uzun yıllar boyunca teknoloji yetkinliği ve sistem mimarisi üzerinden şekillendi. Ancak bugün dijital dönüşüm, yalnızca yeni teknolojilerin devreye alınmasıyla değil; organizasyonların çalışma biçimlerinin, karar alma süreçlerinin ve liderlik anlayışlarının yeniden tanımlanmasıyla ilerliyor. Bulut, veri ve yapay zekâ ekseninde hızlanan bu değişim, kurumsal yazılım liderlerinden artık teknik uzmanlığın ötesinde güçlü bir dönüşüm vizyonu ve değişim yönetimi yaklaşımı gerektiriyor.
Türkiye’de şirketler bir yandan yıllardır kullandıkları ERP sistemlerini modernleştirmeye çalışırken, diğer yandan yapay zekâyı iş süreçlerinin gerçek bir parçası haline getirmenin yollarını arıyor. Ancak sahadaki deneyimler, dijital dönüşüm projelerinde asıl zorluğun teknoloji seçimi değil, sistemlerin organizasyon içinde benimsenmesi ve etkin şekilde kullanılması olduğunu gösteriyor. Kurumsal yazılımlar giderek operasyonları destekleyen araçlar olmaktan çıkıp, karar mekanizmalarının aktif bir bileşenine dönüşüyor.
SAP Türkiye Bulut ve İş Çözümlerinden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Bülent Karal ile gerçekleştirdiğimiz bu röportajda; dönüşüm liderliğinin değişen anlamını, Türkiye pazarında bulut ve yapay zekâ dönüşümünün gerçek karşılığını, şirketlerin dijital olgunluk yolculuğunda karşılaştığı temel engelleri ve önümüzdeki yıllarda kurumsal yazılım dünyasını bekleyen kırılmaları konuştuk.
SAP gibi küresel bir organizasyonda üst düzey yöneticilik, teknoloji bilgisinin ötesinde ciddi bir dönüşüm liderliği gerektiriyor. Siz kendi liderlik yaklaşımınızı hangi temel ilkeler üzerine kuruyorsunuz?
Ben liderliği üç temel eksen üzerine kuruyorum: sahada olmak, dinlemek ve çevik kalmak.
Birincisi, sahada olmak. Kurumsal yazılım dünyasında masa başından liderlik yapılamaz. Müşterinin gerçek derdini anlamak için CEO, CXO ve özellikle CIO müdürleriyle, hatta son kullanıcılarla aynı masada oturmanız gerekir. Ben haftanın önemli bir kısmını sahada, müşterilerle geçirmeye özen gösteriyorum. Çünkü sunumlarda anlatılan hikaye ile sahadaki gerçeklik arasında genellikle ciddi bir fark oluyor.
İkincisi, dinlemek. SAP gibi global bir şirkette, merkezden gelen strateji ile yerel pazarın dinamikleri her zaman birebir örtüşmez. Türkiye’nin kendine özgü ekonomik koşulları, regülaslasyon yapısı ve iş kültürü var. İyi bir lider, global stratejiyi yerel gerçekliğe tercüme edebilen kişidir. Bunu yapabilmek için hem iç ekibinizi hem de müşterilerinizi gerçekten dinlemeniz gerekiyor.
Üçüncüsü, çevik kalmak. Dönüşüm liderliği, bir plan yapıp o plana sarılmak değil. Pazar değişiyor, müşteri beklentileri değişiyor, teknoloji değişiyor. Biz de lider olarak bu değişime hızla adapte olabilmeliyiz.
SAP son yıllarda cloud, yapay zekâ ve iş dönüşümü ekseninde çok net bir stratejik yön çizdi. Bu dönüşümün Türkiye pazarındaki karşılığını siz nasıl görüyorsunuz?
SAP'ın global stratejisi çok net: uygulamalar, veri ve yapay zekanın benzersiz birleşimi üzerine kurulu, uçtan uca entegre bir iş dönüşümü platformu.
Türkiye'de SAP'ın çok güçlü ve köklü bir müşteri tabanı var. Bu müşterilerin önemli bir kısmı on-premise sistemler üzerinde yıllardır başarıyla çalışıyor. Ama tam da burada kritik bir gerilim var: geleneksel şirket içi ERP sistemleri artık inovasyonun önünde engel teşkil ediyor; çünkü süreçler eski, veriler kopuk, sistemler birbirinden bağımsız. Bir sonraki nesil iş değeri yani yapay zekâ, gerçek zamanlı analitik, endüstri çözümleri ancak bulut üzerinden sunulabiliyor. Bu geçişin neden gerekli olduğunu doğru anlattığımızda, müşterilerimiz olumlu karşılık veriyor.
SAP Business Suite'in sunduğu şey basit bir yazılım güncellemesi değil. Uçtan uca entegre uygulama setiyle siparişten tahsilata, satın almadan ödemeye tüm süreçler birbirine bağlanıyor ve yapay zekâya hazır hale geliyor. Joule yapay zeka asistanı ve AI agentlar devreye girdiğinde ise işin boyutu değişiyor: finans agentının tedarik zinciri agentiyle lojistiği anlık yeniden planladığını, insan kaynakları agentinin üretim ihtiyacına göre personel düzenlediğini düşünün.
Sonuçta Türkiye pazarında müşterilerle konuşurken şunu söylüyorum: Diğer oyuncular bu üçgenin sadece bir ya da iki köşesine odaklanıyor. SAP, uygulamaları, veriyi ve yapay zekâyı benzersiz şekilde bir arada sunuyor. Bu sinerji, inovasyonu sürekli besleyen bir döngü yaratıyor ve bu önümüzdeki dönemde Türkiye'deki kurumsal dönüşümün asıl motoru olacak.
Türkiye’de şirketlerin dijital dönüşüm olgunluğunu sahada gözlemleyen biri olarak, sizce firmalar en çok hangi aşamada zorlanıyor?
Teknolojiyi satın almak değil, “kullanmak” aşamasında zorlanıyorlar. Bu Türkiye’ye özgü bir durum da değil aslında, global bir sorun. Ama Türkiye’de bazı özel faktörler bunu derinleştiriyor.
Birincisi, “adoption gap” dediğimiz bir boşluk var. Şirketler çok ciddi yazılım yatırımları yapıyor ama satın aldıkları lisansların önemli bir kısmını aktif olarak kullanmıyor. Biz sahada bunu çok net görüyoruz: milyonlarca dolarlık yazılım yatırımının değer olarak hayata geçmediği durumlar oluyor.
İkincisi, değişim yönetimi eksikliği. Dijital dönüşüm projeleri genellikle IT projeleri olarak konumlandırılıyor. Oysaki başarılı bir dönüşüm için üst yönetimden saha çalışanına kadar tüm organizasyonun bu değişimi sahiplenmesi gerekiyor. Üst yönetim sponsorluğu olmayan dijital dönüşüm projeleri Türkiye’de genellikle ‘teknik başarı, iş değeri başarısızlığı’ olarak sonuçlanıyor.
Üçüncüsü, yetkin insan kaynağı. Türkiye’de çok yetenekli genç bir IT nesli var ama kurumsal yazılım alanında özellikle bulut ve AI tarafında yetkinlik açığı giderek büyüyor. Bu hem şirketlerin hem de ekosistemin bir numaralı gündem maddesi olmalı.
Sizce Türk şirketleri yapay zekâyı gerçekten iş süreçlerinin içine almaya ne kadar hazır?
Çok ilginç bir noktadayız. Merak ve istek çok yüksek ama hazırlık seviyesi şirketten şirkete büyük fark gösteriyor.
Burada şunu söylemek lazım: yapay zekâ her şeyden önce bir veri meselesi. Eğer veriniz dağınık, tutarsız veya silolardaysa, üzerine ne kadar AI koyarsanız koyun, anlamlı sonuç alamazsınız. Türkiye’de birçok şirketin hala birden fazla yazılım sistemi, Excel tabanlı raporlama süreçleri ve entegre olmamış veri kaynakları var. Bu, AI’dan değer almayı zorlaştırıyor.
Ama olumlu tarafı da var: SAP’ın yaklaşımı bu soruna çok güçlü bir cevap veriyor. Joule yapay zeka asistanı ve Business AI, ayrı bir proje olarak değil, doğrudan ERP süreçlerinin içine gömülü olarak geliyor. Satınalma onayı, finansal kapanış, insan kaynakları süreçleri bunların hepsinde AI destekli öneriler ve otomasyon mevcut. Şirketlerin ayrı bir ‘AI stratejisi’ geliştirmesine gerek kalmadan, günlük iş akışlarında yapay zekâdan faydalanabilmeleri mümkün.
Bulut ERP geçişlerinde firmaların en çok tereddüt ettiği konular neler oluyor? Bu noktada SAP müşterilerine nasıl bir güven ve yol haritası sunuyor?
Üç temel tereddüt görüyorum sahada: veri egemenliği, maliyet öngörülebilirliği ve mevcut özelleştirmelerin akıbeti.
Veri egemenliği Türkiye’de çok hassas bir konu. Şirketler “Verilerim nerede duracak?” sorusuna net cevap almak istiyor. Bunda haklılar. Türkiye’de henüz global hyperscaler’ların yerel veri merkezi yatırımı bulunmuyor ancak bu konuda ciddi çalışmalar var ve kurumlar bu gelişmeleri yakından takip ediyor. Ama şunu da vurgulamak gerekiyor: SAP bu konuda 7 yıl önce harekete geçti. Türkiye’de yerel veri merkezi yatırımı yapan ilk kurumsal yazılım sağlayıcılarından biriyiz. Bugün bulut müşterilerimizin yarısından fazlası bu yerel veri merkezlerinden hizmet alıyor. Dolayısıyla SAP müşterileri için veri egemenliği meselesi teorik bir tartışma değil, halihazırda çözülmüş bir konu.
Maliyet öngörülebilirliği de önemli bir tereddüt kaynağı. Ama burada meselenin özünü doğru çerçevelemek gerekiyor: buluta geçiş kararı aslında uzun dönemli IT yatırımlarının bugünden netleştirilmesidir. Sunucu, işlemci, bellek fiyatları sürekli dalgalanıyor; bu dalgalanmanın yarattığı tedarik zinciri riski kurumların sırtında ciddi bir yük. SAP ile yapılan uzun dönemli dönüşüm anlaşmaları bu riski tamamen bertaraf ediyor: altyapıdan veritabanına, işletim sisteminden güvenlik bileşenlerine kadar tüm teknoloji yığınının ayakta tutulması SAP’ın garantisi altına giriyor. Bunu bir IT sigortası olarak düşünebiliriz; kurumlar teknolojiyi yönetmek yerine kendi işlerine odaklanabiliyor. Ve üstüne bir de şunu eklemek gerekiyor: bu temeli bir kez kurduğunuzda, SAP’ın sürekli geliştirdiği yeni inovasyonlara otomatik olarak erişim hakkı kazanıyorsunuz. Rakipleriniz hâlâ altyapı sorunlarıyla boğuşurken, siz bir sonraki rekabet avantajına hazır oluyorsunuz.
Özelleştirme konusu da önemli. Türkiye'deki birçok SAP müşterisi yıllar içinde ağır özelleştirmeler yapmış durumda. Buluta geçerken bu özelleştirmelerin ne olacağı ciddi bir kaygı. Biz burada 'clean core' yaklaşımını savunuyoruz: çekirdek sistemi temiz tutup, özelleştirmeleri SAP BTP üzerinde geliştirmek. Bu hem esnekliği korur hem de gelecekteki güncellemeleri kolaylaştırır.
SAP ekosistemi; iş ortakları, danışmanlar ve yetkin insan kaynağıyla güçlü bir yapı sunuyor. Türkiye'de bu ekosistemin bugünkü seviyesini ve potansiyelini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye SAP ekosistemi, bölgedeki en güçlü ekosistemlerden biri. Deneyimli iş ortaklarımız, güçlü danışmanlık firmalarımız ve çok yetenekli bir teknik topluluk var. SAP Türkiye olarak 250 çalışanımız var ama ve bu iş ortaklarımızın birçoğunun çalışan sayısı SAP’nin kendi çalışan sayısından fazla. Bundan gurur duyuyoruz.
Ancak ekosistemin de dönüşmesi gerekiyor. On-premise dönemde mükemmel işler çıkaran partnerlerimizin, şimdi bulut, BTP ve AI tarafında da aynı yetkinliği göstermesi gerekiyor. İş modeli değişiyor, yetkinlik seti değişiyor, müşteriye sunulan değer önermesi değişiyor. Teknoloji tek başına değer yaratmıyor; insan ve sektörel bilgi birikimi ile birleştiğinde anlam kazanıyor. İş ortaklarımızın asıl rekabet avantajı da burada.
Potansiyel tarafında ise Türkiye’nin büyük bir fırsatı var: bölgesel merkez olmak. Türkiye’deki SAP yetkinliği, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Orta Asya pazarlarına hizmet verebilecek kapasitede. Dil avantajı, kültürel yakınlık ve rekabetçi maliyet yapısıyla Türkiye, SAP ekosisteminde bölgesel bir güç merkezi olabilir. SAP ekosisteminden üretilen uzmanlık ve danışmanlık hizmetinin Türkiye’ye döviz olarak geri dönüşü, yarattığı değerin bire dört katı. Yazılımı geliştiren şirketin ötesinde, onu hayata geçiren ekosistemin yarattığı ekonomik etki bu kadar güçlü. Biz de bu vizyonu destekliyoruz.
Önümüzdeki 3–5 yıl içinde kurumsal yazılım dünyasında ve SAP ekosisteminde sizce hangi kırılmalar ve dönüşümler öne çıkacak?
Üç büyük kırılma bekliyorum:
Birincisi, AI-native ERP'ye geçiş. Bugün yapay zekâ ERP'ye 'eklenen' bir özellik. 3–5 yıl içinde AI, ERP'nin DNA'sına işleyecek. Sistemler reaktif değil proaktif olacak. Tedarik zincirinde olası bir aksama önceden tahmin edilecek, finansal kapanış süreçleri otomatikleşecek, insan kaynaklarında yetkinlik açıkları önceden tespit edilecek. Karar vericiler için bu devasa bir verimlilik artışı demek.
İkincisi, endüstri bulutları. Genel amaçlı ERP devri kapanıyor. Önümüzdeki dönemde otomotiv, perakende, enerji, üretim gibi sektörlere özel, önceden yapılandırılmış bulut çözümleri öne çıkacak. SAP'ın bu alanda çok güçlü bir vizyonu var. Türkiye gibi güçlü endüstriyel tabanı olan bir ülke için bu çok değerli.
Üçüncüsü, veri egemenliği ve yerel altyapı. Hyperscaler'ların Türkiye'ye gelmeye başlamasıyla birlikte, önümüzdeki 3 yıl içinde bulut geçişlerinde büyük bir hızlanma bekliyorum. Yerel veri merkezi + global platform kombinasyonu, Türkiye'deki şirketlerin en büyük tereddütünü ortadan kaldıracak. Ben bunu Türkiye'nin kurumsal IT'deki en büyük kırılma noktası olarak görüyorum.
Projelerin başında doğru anlaşılsaydı, sonradan telafisi çok zor olan hangi konu bugün hâlâ hafife alınıyor?
Adoption. Yani teknolojiyi gerçekten kullanmak. Her seferinde, her projede, her müşteride aynı şeyi görüyorum.
Projeler genellikle şöyle ilerliyor: büyük bir heyecanla başlanıyor, ciddi bütçeler ayrılıyor, en iyi danışmanlar görevlendiriliyor. Go-live günü herkes kutluyor. Ama go-live, hikayenin sonu değil, başlangıcı. Asıl değer, sistemin canlıya geçtikten sonra gerçekten kullanılıp kullanılmadığında ortaya çıkıyor.
Sahada şunu görüyoruz: satın alınan lisansların önemli bir kısmı aktif kullanılmıyor. Bu sadece israf değil, aynı zamanda fırsat maliyeti. O lisansların sunduğu değeri kullanmayan şirket, rekabette geriye düşüyor.
Ben bu konuyu o kadar önemsiyorum ki, ekibimle birlikte müşterilerimiz için düzenli olarak lisans kullanım analizleri yapıyoruz. 'Şunu aldınız ama kullanmıyorsunuz, burada şu kadar değer kaybediyorsunuz' diyoruz. Bu yalnızca bir satış sonrası aktivite değil, müşterinin gerçek değer görmesi için yapılması gereken stratejik bir çalışma.
Proje başlarken adoption stratejisine yatırım yapmak, go-live'dan sonra 'neden kullanılmıyor?' diye sormaktan çok daha ucuz ve etkili. Eğer bu röportajdan bir tek mesaj aklında kalacaksa, o şu olsun: Teknolojiyi satın almak kolay, dönüşmek zor. Ama asıl değer dönüşümde.
İlgili Linkler: ?>


